Belirsizlikle Yaşamak

Krishnamurti, ölümünden kısa bir süre önce kendisine “öğretinizin özü nedir?” diye soran birisine şu cevabı vermiştir:
“Hayatta bir tane sırrım var; ne olup bittiğini umursamıyorum. İçsel özgürlüğün özü budur.

Her ne yapıyorsak yapalım sürekli kesinlik arayan bizler için hiçbir şeyi umursamamak nasıl mümkün olabilir ki? Birçoğumuz insan doğasına zıt böyle bir tavrın tamamen karmaşa ve belirsizlik yaratacağını düşünürüz ve hepimiz öyle ya da böyle günlük hayatlarımızda sonuçlarını öngöremediğimiz durumlarla sık sık karşılaşırız. Nedir bu belirsizlik durumu ve nelere sebep olur?

Belirsizlik kulağa durağan bir şey gibi gelse de aslında devingendir, kişiyi uyanık ve tetikte tutar. Çünkü belirsizliğin kendisi de ciddi bir stres kaynağıdır. Belirsizlik hissi yaşayan kişilerin beyin görüntüleme araştırmalarında, kaygı ve korku durumunda da aktive olan amygdala bölgesinde artan aktivite gözlemlenmiş. Bu da bize, pek de hoşlanmadığımız bu belirsizlik hissinin bizi tehlikelerden koruyan, evrimsel kökeni olan bir savunma mekanizması olduğunu da düşündürtüyor.

Bugünlerde ise bireysel olarak yaşadığımız belirsizliklere küresel bir belirsizlik hâkim. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tüm dünyayı aynı anda bu kadar ciddi şekilde etkileyen böylesi bir kriz yaşanmadı. Belirsizliğin birden fazla tanımı olsa da sanırım bizim için şu an en geçerli tanımı “potansiyel olarak zararlı bir olayla yüzleşmeden önceki bekleme süreci” olabilir. Covid-19 virüsü dünya genelinde yayılmaya devam ettikçe salgınla ilgili kaygı da artıyor ve ne yazık ki bu kaygının paniğe dönüşmesini durduramazsak bu yaşanan kriz karşısında almamız gereken yapıcı tavır ve üretmemiz gereken yapıcı çözümlere de engel olacak. Ama eğer ilk paniğin yerini yeni rutinler ve alıştığımızın dışında yeni bir düzen alabilirse krizi fırsata çevirmiş oluruz. Belki de bunun için hep netlik kesinlik arayan davranışlarımızı yavaşlatarak “yavaşlamak” bir yol olabilir. Hayatın tüm o koşuşturmasını gönülsüz de olsa bir zorunluluk olarak yavaşlatmak zorunda olmak da yavaşlamak için güzel bir fırsat olabilir.

İşte bu noktada belirsiz koşullar altında aldığımız kararlar ciddi önem taşıyor. Davranışsal ekonomi alanında çokça ilgi çeken bu konuda belli başlı birkaç deney var. Belirsizliğe tahammülsüzlükle ilgili yapılan deneylerin birinde Amerikalı ekonomist Daniel Ellsberg deneklere iki kutu sunar. Her iki kutunun içinde de 100 er tane bilye vardır. Kutulardan birindeki bilyelerin 50’si kırmızı, 50’si siyahtır. Diğer kutudaki bilyelerin kaçının siyah, kaçının kırmızı olduğu belli değildir. Deneklerden gözleri kapalı bir şekilde kutulardan birinden bilye almaları istenir. Denek gözleri kapalı aldığı bilyelerin rengini bilirse 100 USD kazanacaktır. Hangi kutudan bilye almak istediği sorulunca, istisnasız hepsi renk dağılımının 50:50 olduğu kutuyu seçer. Hiçbirinin seçimiyle ilgili herhangi bir mantıklı açıklaması yoktur. Dağılımın belli olmadığı kutunun deneklerdeki belirsizlik duygusunu arttırdığı görülmektedir. ‘Ellsberg-Paradoksu’ olarak adlandırılan bu davranış biçimi bize, belirsizliği azaltmak için insanların bilinmezin fazla olduğu seçimlerin yerine daha tanıdık gelen seçimleri tercih ettiğini gösteriyor.

Peki, belirsizlik stres yaratıyor fakat aynı zamanda itici bir güç. Nasıl olacak da biz bu belirsizliği işe yarar biçimde kullanabileceğiz?

Bilişsel psikoloji, kaos kuramı ve sosyal psikoloji alanlarında yapılan çalışmalar insanın yaşadığı zorluklar oranında yaratıcılığının da arttığını ve sorunu çözmek için ihtiyacı olan aksiyonları başarılı bir şekilde ele aldığını göstermiş.

Örneğin bilişsel psikoloji alanından Daniel Oppenheimer yaptığı çalışma şöyle;

Öğrencilerin yarısına times new roman gibi standart yazı karakteriyle ders veriyorlar. Diğer yarısına ise okunması daha zor olan karışık comic sans gibi çirkin yazı karakterleriyle. Dönem sonu sınavları da aynı yazı karakterleriyle veriliyor. Karışık yazı karakterleriyle çalışan grup bir çok dersten daha başarılı not alıyor. Çünkü okunması zor olan fontlar sayesinde okumaları yavaşladı ve bu çirkin fontlar onları okudukları şeyler hakkında daha fazla düşünmeye ve yorumlamaya zorladı. Yani daha iyi öğrendiler.

Diğer bir çalışma ise sosyal psikoloji alanından Katherine Phillips tarafından yürütülmüş. Öğrencileri 4’er kişilik takımlara ayırıp problem çözme davranışlarını değerlendiriyorlar. Bu takımların birbirinden farkı şu, bazı takımlar birbirini yakından tanıyan 4 kişiden oluşurken bazıları 3 yakın arkadaş ve bir yabancı öğrenciden oluşuyor. Araştırma sonunda görülüyor ki yabancı öğrencinin bulunduğu takımların problem çözme başarı yüzdesi 75 iken hepsi tanıdık arkadaşlardan oluşan takımların başarı yüzdesi 50 olarak bulunuyor. İlginç olan diğer nokta ise şu; öğrencilerden takım çalışması sürecini değerlendirmelerini istediklerinde hepsi yakın arkadaşlardan oluşan takımlar çok keyif aldıklarını, diğer takım üyeleri ise çok zorlandıklarını, biraz tuhaf hissettiklerini ve kafalarında hala soru işaretleri olduğunu belirtmişler. Sosyal anlamda yakın hissetmedikleri bir yabancıyla birlikte takım çalışması yapmak öğrencileri konfor alanlarından çıkarmış ve bu durumdan kurtulmak için problemi daha derinlemesine değerlendirmelerine sebep olmuş.

Çirkin yazı karakteri, tanımadığımız bir takım arkadaşı, bunları önümüze çıkan engeller gibi görsek de aslında bu gibi çeşitli zorluklar ve engeller performansımızı arttırdığı gibi yaratıcılığımızı besler ve problem çözmemize yardımcı olurlar. Yeter ki endişeyle iç içe geçmeden onu optimum düzeyde tutarak sorunları çözmek için gerekli aksiyonları planlama adına kullanabilelim.

Sosyal medyada sayısız online paylaşımlar yapılmaya başlandı. Herkes bildiklerini bir şekilde diğerleriyle bedelsiz paylaşmaya gönüllü. Aynı zamanda bazı belediyeler, özel tiyatrolar ve Devlet Opera ve Balesi konser, opera ve tiyatro gösterilerini online olarak yayınlamaya başladı. Bu güzel fırsatları da değerlendirerek evdeki günlerimizi daha keyifli hale getirebiliriz.

Bu kriz süreci bitip, hayat normale döndüğünde eminim el yıkamaktan daha fazlasını öğrenmiş olacağız. İnsan olduğumuzun bilincinin artacağına, insanlarla iletişimimizin duygusal ihtiyaçlarımıza da odaklanacak şekilde kurulacağına ve sürdürüleceğine, duygularımızla daha çok temas içinde olacağımıza, insan olduğumuzu ve üstünde yaşadığımız dünyanın ve günlük rutinlerimizin kıymetini bir kez daha anlayacağımıza inancım yüksek.

Belirsizlikle Yaşamak” için 2 yorum

  1. Bu olağan üstü hal bittikten sonra insanlar arası etkileşimin pozitif yönde değişeceğine bende inanıyorum. Çünkü insan yanlız kalınca kendini sorgular ve nerde yanlış yaptığını anlar. Bu durumda bir-çok insanin yanlışını yüzüne vurmuştur diye düşünüyorum.

    Liked by 1 kişi

    1. Haklısınız, manevi ve zihinsel boyutta gelişmelerin olması muhtemel ve hatta elzem. Bu kriz dönemi öncesinde bozulan dengelerin bir neticesi nihayetinde. Krizin hedefi de dengesizliği tamir etmek diyelim. Dilerim olumlu gelişmeler en kısa zamanda olmaya başlar.

      Liked by 1 kişi

Yorum bırakın