Yoga Taytı ve Pijamalar

Düzenli yoga asana pratiği yaptığımda, bazen sadece tek bir pratik sonrasında bile o nam-ı değer “denge”yi hissedebiliyorum. Matın üstüne getirdiğim gergin, huzursuz hal, pratik bittiğinde yerini sakin, huzurlu ve dengede bir “ben” e bırakabiliyor. Yoga sınıflarında ders sonrası da sıklıkla duyduğum geribildirimlerden biridir. Sanırım bu bir tesadüf değil. Yoga pratiğinde dengeyi sistemli şekilde geliştirmek düzenli pratiğin içinde gizli. Ve tabi ki bu hali en iyi açıklayan şey Patanjali’nin Yoga Sutra metinlerinde geçen stira ve sukha kavramlarıdır.

“sthira sukha asanam” – Steadiness and Ease

Patanjali- Yoga Sutras

M.Ö. 200 yıllarında Patanjali, yogadaki fiziksel pratiği Sanskrit dilinde şöyle tanımlamış: Sthira Sukham Asanam. Yani basit bir ifadeyle yogayı hem bir kuvvet hem de rahat bir tavırla pratik etmeye çabalamalıyız demiş. Sthira, güçlü, sabit ve kararlı anlamına gelirken, sukha ise rahat, mutlu ve gevşemiş anlamına gelir. Asana da yogadaki fiziksel pratiğe verilen isimdir. Bu iki kavram birbirine zıddır ve fakat hem yoga pratiğinde hem de hayatın içinde dengeli bir şekilde geliştirmemiz gereken ve eşit öneme sahip kavramlardır. Zıtlıkları birbirinden bağımsız şeyler gibi düşünmek yanlış olur. Çünkü yoga pratiği örneğinde olduğu gibi, bizler hayatımızda kuvvet ve rahatlık arasında bir uyum bulduğumuz sürece, içinde derinleştiğimiz bir asana hem güçlü ve nazik hem de istikrarlı ve eğlenceli olabilir.

Hayatın içinde Sthira-Sukha

Bu anlayışı kişisel hayatlarımızda da bulmamız mümkün. Ayakları yere sağlam basan, yaşadığı çevrenin gerçekliğinden kopmamış, sağlam bir şekilde köklenmiş bir hal sthira’yı ifader. Sukha halinde ise bir neşe ve rahatlık vardır. Bedende bunun yansımalarını bir yoga asanası içinde yumuşak bakışlarda ya da rahatlamış yüz mimiklerinde görebiliriz. Bir yandan pozun gücünü her hücremizde hissederken, diğer yandan nefesimizle birlikte pozun içinde erir yumuşaklık ve kolaylık içinde mücadele etmeden kalabiliriz.

Hepimizin içinde bir miktar sthira ve bir miktar da sukha mevcut. Gerektiği durumlarda hangisini kullanacağımızı bilmek dengeyi geliştirmemizi sağlayacaktır. Mesela hakkınızı savunmanız ya da karşınızdakinden ihtiyaçlarınızı karşılamasını beklerken daha çok sthiraya gereksinim duyarız. Sevdiğimiz birine şevkat gösterirken ya da alırken de sukhanın dozu biraz artacaktır. Bunun gibi, günün farklı saatlerinde farklı ihtiyaçlar doğar ve hayatın rutin akışında kararlı duruş ve gevşemiş duruş arasında gidip geliriz. Tıpkı merdiven çıkmak gibi. Bir ayağını kaldırıp üstteki basamağa koyarsın, onu sağlam bir şekilde yere bastığında arkadaki ayağın yerden havalanır ve onu da bir üstteki basamağa taşırsın. O sırada arkadaki ayak havalanır ve bu böyle bir denge içinde sürer gider.

Ne bir eksik ne bir fazla.. Sthira’yı fazla kaçırdığında katılaşabilir, ilişkilerinde sıkı duvarlar örmeye başlarsın bu da bağlarını koparır, aynı yaylı bir çalgının telleri fazla gerildiğinde kopması gibi. Sukha dozunun abartıldığı haller ise dağılmış sınırlar, kendini bırakmışlık ve güçsüzlük getirir. Her iki durum da sorunludur. Alışkanlık haline geldiklerinde hayatımızı tümden sabote eder.

Hayatın içinde her ne yapıyorsan yap, o şeyi yaparken gerçekten tamamen onunla meşgul, tamamen orada mevcut ve uyanık mısın? Ve aynı esnada tamamen rahat ve deneyiminden keyif alabiliyor musun? Bu soruları kendine sormayı dene.

Spontanlık mı Plancılık mı?

Eğer çok sıkı bir plancıysan, o planların seni tamamen yönetmesine izin verdiğinde yaptığın işten keyif alma şansını da ıskalamış olursun. Çizginin diğer tarafında ise, spontanlık uğruna kendini dağılmış ve ne yapacağını bilemez halde bulma ihtimalin de yüksek. İşte bütün mesele iki uç arasında dengeyi geliştirebilmek. Elbette tek seferde olmayacak, belki bebek adımlarıyla ilerleyeceksin. Fitness antremanlarıyla istediğin kasları güçlendirmek gibi düşünebilirsin belki de. Düzenli ve istikrarlı bir pratikle zaman içinde denge kurmanı sağlayacak kaslarını geliştirmemen için hiçbir sebep yok.

Bu yüzdendir ki, kesinlikle zorlukla beraber bir kolaylık vardır

Bu zorluk ve rahatlık hali arasındaki dengeyi bulma süreci kimisine çetrefilli, kimisine de çocuk oyuncağı gibi gelecek. Bir çoğumuzun hayatları boyunca çok çetin meydan okumalarla yüzleştirildiklerini ve bundan bir şeyler kazanarak çıktığını düşünüyorum. Belki hiç farkında olmadığımız dayanıklılığımız, belki de yeni bir bakış açısı. Yazıya başlamadan önce aklımda olmayan ama tam son paragrafta aklıma gelen şeyi de paylaşmak istiyorum. Şimdiye kadar anlatmaya çalıştığım sthriha sukha kavramları bana İnşirah suresini anımsattı; “her zorluğun ardında bir kolaylık vardır” der sure. Ferahlıktan ve güçlükle beraber gelen kolaylıktan bahseder. Bu da uzun uzadıya tartışılması gereken bir mesele zira bunun etrafında da zihin kontrolü, odaklanma ve nefes gibi diğer konular da konuşulmalı.

Üzerinde yaşadığımız dünyaya neler yaptığımızı fark etmeye başladığımız, bir avuç toprak için kitlelerin çarpıştırıldığı dönemlerin içinden geçerken, tüm insanlık topyekün bir virüse karşı mücadele ettiğimiz şu günlerde dinlemek daha anlamlı gelecek sanki. Buyurunuz.

Sevgiyle..

Esra.

Travma ile Büyümek

Travmatik yaşantılar, gerçek bir ölüm veya ölüm tehdinin bulunduğu ağır yaralanmanın veya fiziksel bütünlüğe yönelik bir tehdinin ortaya çıktığı ve kişinin kendisinin yaşadığı ya da şahit olduğu olaylar olarak tanımlanır (APA, 2013). Travmatik olayları farklı kılan sadece beklenmedik olaylar olmaları değil aynı zamanda kişinin kullanageldiği başa çıkma yollarını da faydasız bırakan olaylar olmasıdır. Travmatik deneyimle birlikte insanlar çaresizlikleri ve kırılganlıklarıyla ve ölümsüz olmadıkları gerçeğiyle yüzleşirler.

İnsanların yaşamlarını travma öncesi ve travma sonrası şeklinde ikiye bölen bu travmatik olaylardan sonra elbette ortaya akut stres bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik rahatsızlıklar, alkol veya madde bağımlılığı, depresyon gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Travmatik olayların olumsuz sonuçları olabileceğine dair çok fazla sayıda araştırma ve kanıt mevcutken travmanın olumlu etki ihtimali daha az araştırmaya konu olmuş. Travmatik olaylara maruz kalmış bazı insanların bu mücadeleden iyi sonuçlarla da çıkabildiğini biliyoruz ve bu durum travma sonrası büyüme olarak Tedeschi ve Calhoun tarafından 1996 yılında ortaya atılmış. Travma sonrası büyümenin de yaşanabileceğini düşünmek gerçekten heyecan verici. Ne oluyor da benzer travmatik olayları yaşayan kişilerin sadece bazıları bu travmadan büyüyerek ve gelişerek çıkıyor? Bu durumu yaşayanların kişilik özelliklerinin araştırmaya değer bir konu olduğunu düşünüyorum.

Yakın çevrenizde de benzer travmatik yaşantıları olan ve sonrasında olumlu gelişim gösteren kişilere şahit olmuşsunuzdur. Hayati risk taşıyan ameliyatlar sonrasında, açık kalp ameliyatı gibi, kişilerin hayata daha olumlu baktıkları ve ameliyat öncesi mevcut olan sivri, keskin kişilik özelliklerinin törpülmüş olduğunu siz de farketmiş olabilirsiniz. Zaman zaman hepimiz zorluklardan kaçarız, ama bu zorlu süreçler bize en iyi öğretmenler de olmuştur. Zorluklar bizi büyütür diyebilir miyiz? Eğer öyleyse bu nasıl oluyor?

Öldürmeyen acı güçlendirir

Friedrich Nietzsche

Travma sonrası büyüme kavramı literatürde çok yeni bir kavram olmasına rağmen, insanlık tarihi boyunca olagelen birçok inanç sisteminde acının çekmenin insanı değiştirdiği ve olgunlaştırdığına inanılmıştır. Birbirinden çok farklı tarihlerde ortaya çıkan dinler ve öğretilerin felsefe ve pratikleri arasında oldukça belirgin paralellikler gözlenebilir. Örneğin beden ve ruh arasında net bir ayrımın olduğunu varsayan çilecilik en ilkel toplumlardan itibaren uygulanmış bir olgudur. Buna göre, beden geçici ve dünyevi zevklerin kaynağı olan ve insanın en yüksek erdemlere ulaşmasını engelleyen bir unsurdur. Diğer yandan ruh ise ebedidir ve gerçek mutluluk ancak ruhun vasıtasıyla tadılabilir. Yani ruhsal olgunluğa erişebilmenin yolu bedensel zevkleri terk edip, bedene işkence etmekten geçmektedir.

Müslümanlıkta da benzer çilecilik uygulamalarını hanegahlarda yalnızlık, sessizlik, oruç ve uykusuzluk şeklinde görebiliriz. Hinduizme mensup Sadular da hayatlarının tamamını neredeyse bir nevi meditasyonla ve bir lokma bir hırka felsefesiyle geçirirler. 

Buda da buna benzer deneyimlerden geçmiş. Yirmi dokuz yaşındayken babasının sarayını terk ederek tek başına dağlarda ve ormanlarda yaşamış. Çok az yiyerek ve bazen de çok uzun süreler oruç tutarak, yıkanmadan, dikenler üzerinde oturarak nihai gerçeğe ulaşmak için çileciliği denemiş.

İnsanlar kendi kendilerinin bilincine varmak, iç huzurlarını bulmak, duygu ve düşüncelerini en şeffaf halleriyle gözlemleyebilmek adına giriştikleri bu çilecilik ve meditasyon hallerini belirli dozlarda kullandıkları sürece gerçekten de kişiliklerini zenginleştirme ve iç dünyalarını anlama fırsatlarını bulabilmişler.

Travma sonrası büyüme yaşantısında da iç dünyalarını keşfetmek ve hayatın anlamı gibi çilecilik hedefleriyle paralel alanlar görmek mümkün. Psikolog Richard Tedeschi ve Lawrence Calhoun Travma sonrası Büyüme kavramını ortaya koyarken bu büyümenin gerçekleştiği 5 yaşam alanını şu şekilde belirtmişler:

  1. Yaşamın değerini anlama, önceliklerin gözden geçirilmesi
  2. Başkalarıyla daha yakın ilişkiler geliştirilmesi
  3. Kişinin kendi gücünün daha çok fakına varması
  4. Yaşamındaki yeni olasılıkların farkına varması
  5. Ruhsal gelişim

Yaşamın bizzat kendisini daha çok takdir etmek ve önceliklerinin değişmesiyle birlikte kişi daha önce belki de hiç farkında olmadığı günlük hayatın parçası olan şeylerden keyif almaya veya daha önce hayatının merkezine koyduğu fakat aslında hiç de önemli olmayan şeyleri hayatından çıkarmaya başlar. Böylece kendisi için daha değerli ve ona doyum sağlayan şeyler öncelikler listesinde ilk sıraları alır. Bu zorlayıcı yaşam olayını atlatan kişi yaşamı kendisine verilmiş “ikinci bir şans” olarak görmeye başlar.

“İkinci kez yaşıyormuş gibi ve ilk defasında yanlış davranmışsınız gibi yaşayın”

Victor E. Frankl

Travmatik deneyim sonrası kişiler arası ilişkiler de gözden geçirilir ve yakın ilişkilerinde yine kişiye doyum sağlayan “kötü gün dostları” ile daha fazla yakınlık kurmaya başlar. Bu noktada çevremizden aldığımız sosyal destek ve paylaşımlar büyük önem kazanıyor. Ve kişinin güçlenmesine ve hayata bakışını değiştiren en önemli değişiklik de kendi gücünün farkına varmasıyla gerçekleşir. Travma öncesine göre kendilerini daha güçlü, dayanıklı hissetmeye başlar ve “Bunu atlatabildiysem, her şeyin üstesinden gelebilirim” fikri geliştirirler. Sorunlarla daha iyi baş edebildiğini gören kişi daha iyimser bir ruh haline girerek ruhsal olarak olumlu bir değişime girer.  

Travmatik deneyimin bir milat gibi kişinin yaşamını ikiye böldüğünü söylemek de mümkün. Travmayla birlikte kişi önceki amaç, inanç ve davranışlarının işlevsiz olduğunu fark ederse yaşamında değişiklikler yapmaya başlar. Yani travmatik deneyimden sonra kişisel hayat hikayesini değiştirmeye başlar.  Ve kendisiyle ilgili çok önemli bazı şeyler de fark eder:

  • Düşündüğümden daha da güçlüyüm
  • Bunu atlattıysam her şeyi atlatabilirim
  • Hayattaki önceliklerimi değiştirdim

Aslında sadece travmatik deneyim yaşamak, travma sonrası büyüme için yeterli değil. Travma sonrası büyüme düzeyi bireysel özellikler ve çevresel koşullar tarafından da etkilenir.

Travma sonrası büyümeyi açıklayan modellerden biri olan işlevsel-betimsel modele göre kişilik özellikleri travma sonrası büyümeyi etkileyen en önemli etkenlerden biridir. Özellikle dışadönük ve yeni deneyimlere açık olan kişilerin travma sonrası sürece uyumlarının daha iyi olduğu ve kötü durumlarda bile olumlu duygularının farkına vardıkları gösterilmiş.

Bunun dışında travma sonrası büyüme ile ilişkilendirilen 4 kavram daha vardır;

  1. Psikolojik sağlamlık (resilience)
  2. Dayanıklılık (hardiness)
  3. İyimserlik (optimism)
  4. Tutarlılık algısı (sense of coherence)

Psikolojik sağlamlık, yaşanan kötü deneyime rağmen yaşama devam edebilme ve bir yaşam amacına sahip olabilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Dayanıklılığı yüksek olan kişilerin ise hayata karşı daha meraklı, aktif ve kontrol duygularının güçlü olduğu bilinir. İyimserlik ise yaşamda genel olarak iyi şeyler olacağı beklentisidir ve iyimserler aktif başa çıkma becerilerini daha etkin ve mevcut enerjilerini problemle başa çıkmak ve çözüm yolları bulabilmek için kullanırlar. Travma sonrası büyüme ile ilişkilendirilen diğer bir kavram da tutarlılık algısıdır. Tutarlılık algısı yüksek olan kişilerin yaşadıkları olayları çözümleyip anlam çıkabildikleri için stresle başa çıkmada daha başarılı olduklarını söyleyebiliriz.

Deprem Metaforu

Travma sonrası büyüme, savaşlar, cinsel istismar, hastalıklar ve doğal afetler gibi travmatik olayların ardından yaşanabiliyor. Bunun için travmatik bir olay deneyimlemek gerekse de bizlerin de tüm dünya olarak içinden geçtiğimiz bu süreci büyüme yolunda bir araç için kullanma şansımız olduğunu düşünüyorum. Travma sonrası büyüme kavramını ortaya atan Tedeschi ve Calhoun’un (2004) deprem metaforundan bahsederek yazıyı sonlandıralım. Büyümeye giden yolda yaşanan travmatik olay “sismik” bir etki yaratır. Psikolojik olarak “sismik” etki yaratan olay, kişinin hayatı anlama, anlamlandırma ve karar verme süreçlerini derinden etkiler. Kişiler depremden neyin, neden sarsıldığını öğrendikleri için binalarını gelecek darbelere dayanıklı ve hazırlıklı olarak yeniden inşa eder. Yani gelecekteki muhtemel travmatik olaylar için bilişsel yapılarını, hayatı anlama süreçlerini yeniden gözden geçirir ve yeniden yapılandırırlar. Böylece parçalanmaya karşı dayanıklı yeni şemalar üretip büyümeyi gerçekleştiririz.

Alanis Morissette’nin Hindistan seyahati dönüşü sözlerini yazdığı Thank U şarkısıyla bitirelim. Olumlu ve olumsuz yaşadığı her şeye onu büyütüp geliştirdikleri için teşekkür ettiği ve kişisel aydınlanmasını özetlediği bu şarkısını sözlerine dikkat ederek dinlemenizi öneriyorum.

Yaşadığımız tüm sismik deneyimleri büyüme yolunda bir araç olarak kullanabilmemiz dileğiyle.

Zihin Boşlukları Sevmez

Malum 1 ayı geçkin bir süredir olağanüstü şartlar içerisindeyiz. Olağanüstü şartlarda normal davranışlar beklemenin gerçekçi olmadığı gerçeği bir yana hepimiz bu süreçte sağlıklı kalmak için neler yapmamız gerektiğine dair bilgi bombardımanı altındayız. Ben de yine bu bağlamda sağlıklı bir zihin için öneriler başlıklı bir yazıyı okuduğumda çok önemli bir şey dikkatimi çekti. Beslenmeden uykuya, egzersizden okumaya sıralanan onca önerinin tek bir ortak amacı vardı; beyni boş ve hareketsiz bırakmamak çünkü zihin boşlukları sevmez.

“Diğer bir deyişle biz boşluğu oluştururuz, evren de bunu doldurur”

Leslie Kaminoff

Geçen sene aldığım bir eğitimde de Leslie Kaminoff’un benzer bir ifadesiyle karşılaşmıştım; “Diğer bir deyişle biz boşluğu oluştururuz, evren de bunu doldurur”. Yani aslında evren boşlukları seviyor. O boşluklar mutlaka doluyor. Yani aslında nefesi bile biz almıyoruz, evren bize nefes aldırıyor. Solunumun mekaniği de yine bir fizik yasasından geliyor (Boyle Yasası), hava yüksek basınçtan düşük basınca doğru hareket eder, böylece herhangi bir çaba harcamaksızın ciğerlerimizi hava ile doldururuz. Yoga öğretilerinde geçen nefes egzersizlerinden biri olan Kapalabhati tekniği de bu fizik yasasını esas alır. Bu teknikte nefes verişler aktif nefes alışlar pasiftir. Yani esas amaç bilinçli ve aktif olarak nefes verişlere odaklanmaktır, nefes alışlar zaten kendiliğinden gerçekleşecektir. Bu nefes egzersizi ile ilgili detaylı bilgi için http://www.yogadergisi.com/yoga/nefes/706-pranayama

Ne diyorduk asıl; zihin boşlukları sevmez, bir şekilde o boşlukları doldurur. Beyin bilimi/ sinir bilim bu organımızın çalışma prensiplerini anlamaktan çok başta biz insanlar olmak üzere tüm canlıların davranışlarının ardında yatan sebepleri araştırır. Tabi beyni anlamaya çalışmak aslında çoğu zaman kendi kendini anlamaya çalışmakla eş değer bir çalışmadır. Her gün beynimizle ilgili yeni bir bilgi öğrendikçe bir çok davranışımızın arkasındaki motivasyonu görmek hem aydınlatıcı hem de çok şaşırtıcı olabiliyor. Bu yazıda da beynimizin boşlukları doldurma marifetlerinden biraz bahsetmek istiyorum.

1,5 kilogramlık kıvrımlar

Bedenimizin tepesinde, kafamızın içinde kafatası adı verilen korunaklı bir miğferin içinde yumuşak bir beyin dokusu. Çoğunluğu sudan oluşan, yağ, protein, tuz ve şekerden ibaret ortalama 1,5 kilogramlık kıvrımlı ve pembemsi bir et parçası. Havayla şişip sönen ciğerlerimiz gibi yaptığı işi doğrudan çağrıştıracak bariz bir görünüme de sahip değil. Fakat tartışmasız, insan beyni senfoniler bestelemek, piramitler inşaa etmek ve aya insan göndermek gibi inanılmaz bilişsel kapasitelere sahip.

Yazışma kazaları

Şimdi beynimizin boşluk doldurmaya dair marifetlerinden biraz bahsedelim. Neredeyse son 10 yıldır iletişim kanalı olarak çoğunlukla yazışmayı kullandığımız bir gerçek. Eminim aramızda yazışırken yanlış anlaşılmaya ya dayanlış anlamaya uğramamış bir kişi bile yoktur. Mesela yazıştığınız kişi verdiğiniz bir cevaba karşılık “Tebrikler, çok doğru bir tespit” dediğinde yüz ifadesi ve ses tonu gibi veriler olmadığından sizinle dalga mı geçiyor yoksa gerçekten takdir mi ediyor anlamakta zorlanabilirsiniz. Bu durumda, içinde bulunduğunuz ruhsal duruma göre algınızı karşınızdakine yansıtarak aradaki bu boşluğu doldurmaya çalışırsınız. Beynimizin bu bilinçsiz donanım özelliği hayatımızı kolaylaştırması için verilmiştir aslında. Her ne kadar bu konuşmanın içinde geçtiği bağlam önemli olsa da, ruhsal algımızı karşımızdakine nasıl yansıtacağımız, yani boşlukları nasıl dolduracağımız, o andaki ruh halimizden büyük oranda etkileniyor.

Şöyle bir örnekle açıklayalım; diyelim ki canınızın sıkkın olduğu bir gün yolda bir tanıdıkla karşılaştınız ve yanından geçerken ona selam verdiniz fakat karşılık gelmedi. Yorumlamaya, analiz etmeye ve sorgulamaya hazır zihniniz hemen bir yorum yaptı. Biz 2 farklı yorum olasılığından bahsedelim;

  1. Sizi farketmedi
  2. Bilinçli bir şekilde size görmezden geldi.

Sizce zihniniz hangi yorumu yapmış olabilir? Hiç şüphesiz ikinci yorum.

Beynimiz mutluluğumuzu istemiyor mu?

Bu noktada beynimizle ilgili çok ilginç bir bilgi daha geliyor; bazen beynimiz sanki bizim çok da mutlu olmamızı istemez. Suçlu ve utanmış hissedebiliriz. Sebebi çok enteresan, inanması güç ama suçluluk ve utanç duyguları da beynin ödül merkezini aktive eden duygulardır. Ve bazen de gereğinden fazla endişeleniriz. Çünkü kısa vadede endişelenmek beynimizi daha iyi hissettirir çünkü bu sayede problemimizle ilgili en azından “bir şey” yapıyoruzdur, ve bir şey hiç birşey yapmamaktan daha iyidir. Daha önce de bahsettiğim gibi zihin boşlukları sevmediği gibi herhangi bir boşluk oluştuğu takdirde çok da seçici davranmadan dolduruverir o boşluğu 😊

Her gün 1,5 saatlik karartma

Beynimiz duyularımız vasıtasıyla gelen bilgiler arasındaki boşlukları doldurur demiştik. Böylece veriler içinde kesintilerle uğraşmadan tamamlanmış bir gerçekliğe ulaşır ve hayatımızı kolaylaştırırız. Görsel veri içindeki kesintilere örnek olarak göz kırpmayı verebiliriz. Her birimiz günde ortalama 16 bin defa göz kırparız. Bu kırpma süresi çok kısa olsa da o sırada beynimize akan görsel veri kesintiye uğrar. Bu da gün sonunda yaklaşık 1,5 saat boyunca kör olduğumuz anlamına gelir. Beynimiz ise bu mecburi kararmaları olağanüstü bir şekilde kompanse ederek bizim bilinçli bir şekilde dikkat etmediğimiz takdirde farkına bile varmamamızı sağlar.

İşitmede tahmini doldurmalar

Beynin boşluk doldurma özelliğini işitme duyusu üzerinde de deneyimleriz. Büyük şehirlerde yaşayanların en çok şikayet ettiği (fakat son günlerde onu bile mumla aradığımız zamanlar yaşıyoruz) trafik gürültüsü, kalabalık mekanlar, çığlık atan çocuklar, konserler, çılgın partiler. Gürültü her yerdedir ve bu ortamlarda karşımızdakinin söylediklerini anlamakta zorluk yaşayabiliriz. Ama yine beynimiz imdadımıza yetişir ve araya parazitlerin girdiği, konuşma içerisinde işitemediği harfler ya da kelimelere dair tahmini doldurmalar yaparak söylenen şeyi tahmin etmekte adeta bir uzman gibi davranır. 2016 yılında yapılan bir araştırmada katılımcılara kısmi olarak belirsizleştirilmiş kelimeler dinletilerek beyinlerinin nasıl tepki verdiği gözlemlenmiş. Çalışmanın detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

 NewScientist. “Your brain fills gaps in your hearing without you realising”. https://www.newscientist.com/article/2124214-your-brain-fills-gaps-in-your-hearing-without-you-realising/

Yazının çıkış noktası sağlıklı bir zihin için neler yapmalıyız sorusuydu. Bu dönemde bu konu üzerine çok fazla yazılıp konuşulduğu için madde madde önerilerde bulunmak yerine tüm zamanların en dinlendirici şarkısını önermek istiyorum. Yapılan bir araştırmada katılımcılardan çok zor olan bir puzzle parçasını en kısa sürede tamamlamaları istenmiş. Ve bu esnada katılımcılara farklı şarkılar dinletilerek beyin aktiviteleri, kalp atım hızları, kan basıncı ve stres seviyeleri izlenmiş. Bu şarkıların içinden Marconi Union adlı bir İngiliz grubunun Weightless adlı parçasını dinleyen katılımcıların genel kaygı düzeylerinin %65, nabızlarının ise %35 oranında azaldığı görülmüş.

Her yeni durum kendi normlarını ortaya koyar. Hepimize yaşadığımız sürece uyum gösterdiğimiz, daha güçlü, çözüm odaklı ve yaratıcı olduğumuz günler dileyerek tüm zamanların en dinlendirici şarkısıyla sizi baş başa bırakıyorum.

Belirsizlikle Yaşamak

Krishnamurti, ölümünden kısa bir süre önce kendisine “öğretinizin özü nedir?” diye soran birisine şu cevabı vermiştir:
“Hayatta bir tane sırrım var; ne olup bittiğini umursamıyorum. İçsel özgürlüğün özü budur.

Her ne yapıyorsak yapalım sürekli kesinlik arayan bizler için hiçbir şeyi umursamamak nasıl mümkün olabilir ki? Birçoğumuz insan doğasına zıt böyle bir tavrın tamamen karmaşa ve belirsizlik yaratacağını düşünürüz ve hepimiz öyle ya da böyle günlük hayatlarımızda sonuçlarını öngöremediğimiz durumlarla sık sık karşılaşırız. Nedir bu belirsizlik durumu ve nelere sebep olur?

Belirsizlik kulağa durağan bir şey gibi gelse de aslında devingendir, kişiyi uyanık ve tetikte tutar. Çünkü belirsizliğin kendisi de ciddi bir stres kaynağıdır. Belirsizlik hissi yaşayan kişilerin beyin görüntüleme araştırmalarında, kaygı ve korku durumunda da aktive olan amygdala bölgesinde artan aktivite gözlemlenmiş. Bu da bize, pek de hoşlanmadığımız bu belirsizlik hissinin bizi tehlikelerden koruyan, evrimsel kökeni olan bir savunma mekanizması olduğunu da düşündürtüyor.

Bugünlerde ise bireysel olarak yaşadığımız belirsizliklere küresel bir belirsizlik hâkim. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tüm dünyayı aynı anda bu kadar ciddi şekilde etkileyen böylesi bir kriz yaşanmadı. Belirsizliğin birden fazla tanımı olsa da sanırım bizim için şu an en geçerli tanımı “potansiyel olarak zararlı bir olayla yüzleşmeden önceki bekleme süreci” olabilir. Covid-19 virüsü dünya genelinde yayılmaya devam ettikçe salgınla ilgili kaygı da artıyor ve ne yazık ki bu kaygının paniğe dönüşmesini durduramazsak bu yaşanan kriz karşısında almamız gereken yapıcı tavır ve üretmemiz gereken yapıcı çözümlere de engel olacak. Ama eğer ilk paniğin yerini yeni rutinler ve alıştığımızın dışında yeni bir düzen alabilirse krizi fırsata çevirmiş oluruz. Belki de bunun için hep netlik kesinlik arayan davranışlarımızı yavaşlatarak “yavaşlamak” bir yol olabilir. Hayatın tüm o koşuşturmasını gönülsüz de olsa bir zorunluluk olarak yavaşlatmak zorunda olmak da yavaşlamak için güzel bir fırsat olabilir.

İşte bu noktada belirsiz koşullar altında aldığımız kararlar ciddi önem taşıyor. Davranışsal ekonomi alanında çokça ilgi çeken bu konuda belli başlı birkaç deney var. Belirsizliğe tahammülsüzlükle ilgili yapılan deneylerin birinde Amerikalı ekonomist Daniel Ellsberg deneklere iki kutu sunar. Her iki kutunun içinde de 100 er tane bilye vardır. Kutulardan birindeki bilyelerin 50’si kırmızı, 50’si siyahtır. Diğer kutudaki bilyelerin kaçının siyah, kaçının kırmızı olduğu belli değildir. Deneklerden gözleri kapalı bir şekilde kutulardan birinden bilye almaları istenir. Denek gözleri kapalı aldığı bilyelerin rengini bilirse 100 USD kazanacaktır. Hangi kutudan bilye almak istediği sorulunca, istisnasız hepsi renk dağılımının 50:50 olduğu kutuyu seçer. Hiçbirinin seçimiyle ilgili herhangi bir mantıklı açıklaması yoktur. Dağılımın belli olmadığı kutunun deneklerdeki belirsizlik duygusunu arttırdığı görülmektedir. ‘Ellsberg-Paradoksu’ olarak adlandırılan bu davranış biçimi bize, belirsizliği azaltmak için insanların bilinmezin fazla olduğu seçimlerin yerine daha tanıdık gelen seçimleri tercih ettiğini gösteriyor.

Peki, belirsizlik stres yaratıyor fakat aynı zamanda itici bir güç. Nasıl olacak da biz bu belirsizliği işe yarar biçimde kullanabileceğiz?

Bilişsel psikoloji, kaos kuramı ve sosyal psikoloji alanlarında yapılan çalışmalar insanın yaşadığı zorluklar oranında yaratıcılığının da arttığını ve sorunu çözmek için ihtiyacı olan aksiyonları başarılı bir şekilde ele aldığını göstermiş.

Örneğin bilişsel psikoloji alanından Daniel Oppenheimer yaptığı çalışma şöyle;

Öğrencilerin yarısına times new roman gibi standart yazı karakteriyle ders veriyorlar. Diğer yarısına ise okunması daha zor olan karışık comic sans gibi çirkin yazı karakterleriyle. Dönem sonu sınavları da aynı yazı karakterleriyle veriliyor. Karışık yazı karakterleriyle çalışan grup bir çok dersten daha başarılı not alıyor. Çünkü okunması zor olan fontlar sayesinde okumaları yavaşladı ve bu çirkin fontlar onları okudukları şeyler hakkında daha fazla düşünmeye ve yorumlamaya zorladı. Yani daha iyi öğrendiler.

Diğer bir çalışma ise sosyal psikoloji alanından Katherine Phillips tarafından yürütülmüş. Öğrencileri 4’er kişilik takımlara ayırıp problem çözme davranışlarını değerlendiriyorlar. Bu takımların birbirinden farkı şu, bazı takımlar birbirini yakından tanıyan 4 kişiden oluşurken bazıları 3 yakın arkadaş ve bir yabancı öğrenciden oluşuyor. Araştırma sonunda görülüyor ki yabancı öğrencinin bulunduğu takımların problem çözme başarı yüzdesi 75 iken hepsi tanıdık arkadaşlardan oluşan takımların başarı yüzdesi 50 olarak bulunuyor. İlginç olan diğer nokta ise şu; öğrencilerden takım çalışması sürecini değerlendirmelerini istediklerinde hepsi yakın arkadaşlardan oluşan takımlar çok keyif aldıklarını, diğer takım üyeleri ise çok zorlandıklarını, biraz tuhaf hissettiklerini ve kafalarında hala soru işaretleri olduğunu belirtmişler. Sosyal anlamda yakın hissetmedikleri bir yabancıyla birlikte takım çalışması yapmak öğrencileri konfor alanlarından çıkarmış ve bu durumdan kurtulmak için problemi daha derinlemesine değerlendirmelerine sebep olmuş.

Çirkin yazı karakteri, tanımadığımız bir takım arkadaşı, bunları önümüze çıkan engeller gibi görsek de aslında bu gibi çeşitli zorluklar ve engeller performansımızı arttırdığı gibi yaratıcılığımızı besler ve problem çözmemize yardımcı olurlar. Yeter ki endişeyle iç içe geçmeden onu optimum düzeyde tutarak sorunları çözmek için gerekli aksiyonları planlama adına kullanabilelim.

Sosyal medyada sayısız online paylaşımlar yapılmaya başlandı. Herkes bildiklerini bir şekilde diğerleriyle bedelsiz paylaşmaya gönüllü. Aynı zamanda bazı belediyeler, özel tiyatrolar ve Devlet Opera ve Balesi konser, opera ve tiyatro gösterilerini online olarak yayınlamaya başladı. Bu güzel fırsatları da değerlendirerek evdeki günlerimizi daha keyifli hale getirebiliriz.

Bu kriz süreci bitip, hayat normale döndüğünde eminim el yıkamaktan daha fazlasını öğrenmiş olacağız. İnsan olduğumuzun bilincinin artacağına, insanlarla iletişimimizin duygusal ihtiyaçlarımıza da odaklanacak şekilde kurulacağına ve sürdürüleceğine, duygularımızla daha çok temas içinde olacağımıza, insan olduğumuzu ve üstünde yaşadığımız dünyanın ve günlük rutinlerimizin kıymetini bir kez daha anlayacağımıza inancım yüksek.

Mutlu İnsan Projesi

Geçenlerde Beşiktaş motoruna yetişmek için koşarken kırmızı tişörtlü, bir akü firması çalışanının yoldan çevirdiği birine “Mutlu İnsan Projesi’nden” bahsettiğini duydum. Acelem olduğu için durup devamını dinleyemedim ama proje bu isimle büyük ses getireceğe benziyor J

Günümüzde yaptığımız tüm eylemler mutlu olmak ve iyi hissetmek üzerine kurgulanmış durumda. Yaptığımız spor, yediğimiz çikolata, dinlediğimiz müzik, okuduğumuz kitap hepsinin hedefi bizi iyi hissettirmek. Peki, biz ne zaman rotamızı sadece mutlu olma hedefine kilitledik? İstediğimiz hayatı yaşamak için iyi hissetmemiz şart mı? O hayatı yaşayabilmek için önkoşul mutluluk mu? Öyleyse ilk ne zaman duyduk ve hayatımıza girdi bu mutluluk kavramı?

Mutluluğun ne anlama geldiğini sözlüğe bakmadan bir çırpıda söyleyebilir misin? Nedir mutluluk senin için? Bir an düşün ve kendi kelimelerinle bir tanım yap kendine. Sonra da bir bak, bu mutluluk denen şey senin ulaşmak istediğin bir hedef mi yoksa çoktan o tanımı yaşamaya başladın mı?

Hepimizin mutluluk tanımı farklı olsa da birçoğumuz toplumun bize öğrettiği mutluluğu bulmaya çalışıyor, iyi hissetmenin yollarını arıyor, bunun formülünü verdiğini iddia eden kitaplar okuyor, seminerlere katılıyoruz. Moralimiz bozuksa “biraz kafa dağıtmalıyım”, acımız varsa “içip unutmalıyım” ya da “uyuyayım da geçsin” gibi yollar birçoğumuza tanıdık gelecektir.

Mutlu olma halinin balon gibi şişirildiği günümüz dünyasında acaba kaçımız mutlu olduğumuzda bunu fark edebilecek? Ya da şöyle düşünelim, hayatımızdaki tüm rahatsızlık veren duygulardan kurtulduk, her şey yolunda mutluyuz. Peki, şimdi ne yapacağız? Olumsuz duygu ve düşünceleri yaratma potansiyeli olan her şeye karşı verdiğimiz savaşı kazandık. Bir sonraki adım ne olmalı? Savaştan sonra ne yapacağını bilmiyorsan, bildiğin şeye yani savaşmaya devam edersin. Peki ya hayatı tüm renkleriyle, sana iyi gelsin ya da gelmesin tüm duygularınla yaşamaya ne dersin? Duygular yelpazesini sadece mutlu ve mutsuz kavramlarıyla sınırlamadan her duygunu yaşayıp tanıyarak devam etsen, eminim çok daha tatmin edici bir yaşam seni bekliyor olacak. Unutma ki, bütün canlılara özgü bir tepkiyle biz bilmediğimizden tanımadığımızdan korkarız hep. Kederin anavatanı geçmiş, kaygının anavatanı gelecektir. İşte bu gelecekten korkmamızın sebebi onu bilmeyişimizden. Bilebilmenin tek yolu da tanışmaktan geçiyor, o da ancak “şu anda” gerçekleşebilir. Biz modern şehirli insanların spontane olamama durumunu makûs kader olmaktan çıkar ve “an’ı” yaşa. Gün sonunda yatağına yattığında “şimdi olacaktı ki ona şöyle derdim, öyle değil de böyle yapardım” sızlanmalarından kurtul. Olumsuz duygu ve düşüncelerinle mücadele etme cinneti yaşamak yerine, hayatı tüm renkleriyle yaşayacağın bir cennete dönüştür.

Son kötü günleri yaşıyoruz belki

İlk güzel günleri de yaşarız belki

Kekre bir şey var bu havada

Geçmişe gelecek arasında

Acıyla sevinç arasında

Öfkeyle bağış arasında

              Cemal Süreya